mevlana haftası etkinlikleri
Mevlana Celaleddin-i Rumi
İnsan düşüncesine yepyeni bir mesaj veren ve İslam düşünürlerinin fikir sistemlerini, inanç akidelerini ruh, akıl ve sevgi üçgeni içinde sunan, insanlığa ahlak, din, ilim ve akıl yolunda heyecan katarak yeni ufuklar açan Mevlana Celaleddin-i Rumi, müstesna yüce bir varlık, ilahi bir ışık, manevi bir güneÅŸ, Muhammed Ali’nin bendesidir.
Bugüne kadar gönüller tutuşturan ve bundan sonra da insanı etkilemeye devam edecek olan Veli, kutup, pir, insan-ı kâmil, büyük şair gibi sıfatlarla isimlendirilen bu büyük insan hepimize ışıktır.
Gönüller sultanı Hz. Mevlana aÅŸkın kemalidir; ama yalnız aÅŸkın mı? Hayır, O tüm güzelliklerin kemalidir, ilmin de hikmetin de, aklın da…
O’nun insan düşüncesine verdiÄŸi en büyük mesaj AÅŸk, Sevgi ve Birliktir.
O, bir veli hüviyetiyle gönüller coşturmuş, bir pir, bir mürşit olarak insan kalbini saflaştırmış, bir bilgi kaynağı olarak insan aklını nur ile yıkamış, akıl ve gönülleri kirden kurtarmış, gelmiş geçmiş tüm peygamberlerin temsilcisi olmuştur.
Onun içindir ki hangi âlim Mevlana’yı tanısa yücelmektedir. O’nun yoluna gönül koyan herkes kemale, sevgiye, insanlığa, bilgeliÄŸe, hoÅŸgörü ve yüksek ahlaka ulaÅŸmaktadır.
O, hiç bir ÅŸeyi inkâr etmez ama her ÅŸeyi birler, bütünleÅŸtirir ve sevdirir. O, kimseyi ayrı görmez. Çünkü O, her ÅŸeyin Allah’ın zuhuru ve tecellisi olduÄŸunu bilir ve bunu insan gönlüne ve insana hal olarak yansıtır.
Mevlana aziz ve yüce bir üstad’dır. Tek başına bir sistemdir, bir hayat ve bir düzendir. Ahlakı, ilmi, hikmeti, sevgisi, aklı, tavrı, idraki, davranışları ve he rÅŸeyi ile yüceliÄŸi öğreten bir HAL ABİDESİ’dir. Peygamber-i ziÅŸan’ın gerçek temsilcisi, aÅŸkın ve aklın en yüksek öğesi ve gerçeÄŸidir.
“İnsan yaratılmışların en ÅŸereflisidir” düsturuyla her dilden, her dinden, her renkten insanı kucaklayan Hz. Mevlana sevginin, barışın, kardeÅŸliÄŸin, hoÅŸgörünün sembolüdür.
HZ. MEVLANA’YA GÖRE İNSAN
Hz. Mevlana’da insan, ölümlü ile ölümsüzü, iyi ile kötüyü, ilahi ile beÅŸeri benliÄŸinde toplayan bir birleÅŸtiricidir. İnsan ölümsüzlüğün, ölümlü beden içinde tekamül seyrini yaÅŸamak için bu alemdeki görünümüdür. İnsan varlık aÄŸacının meyvesidir. Bir rubaisinde şöyle seslenir:
“Suret suretsizlikten meydana geldi. Varlık peteÄŸini ören arıdır. Arıyı vücuda getiren, mum ve petek deÄŸildir. Arı biziz, ÅŸekil ve çokluk sadece bizim imal ettiÄŸimiz mumdur. Åžekil ve cisim bizden vücuda geldi. Biz onlardan deÄŸil; ÅŸarap bizden sarhoÅŸ oldu, biz ÅŸaraptan deÄŸil.”
Hz. Mevlana varlığın özü, yani yaratıcı kudretle insanın özünü birleştirmiştir. İnsanın şeref ve yükümlülüğü, zevki ve çilesi işte bu birlikten kaynaklanmaktadır. Bu birlik insanı varlığın gayesi yapmıştır. Varlık, anlamını insanla kazanır. Yaratıcı eserini insanla seyreder, zira insan hakkın gözü ve aynasıdır.
Hz. Mevlana şöyle seslenir:
“Sen cihanın hazinesisin, cihan bir yarım arpaya deÄŸmez. Sen cihanın temelisin, cihan senin yüzünden taptazedir. Diyelim ki âlemi meÅŸale ve ışık kaplamış; çakmaksız ve taÅŸsız olduktan sonra o, iÄŸreti bir rüzgârdan baÅŸka nedir?”
Yüce Hüdavendigar “Mümin müminin aynasıdır” hadisini açıklarken şöyle konuÅŸur:
“Tanrı’nın adlarından biri de el-mümin’dir. İman eden kula da mümin denir. Mümin müminin aynasıdır demek, Tanrı onda, o aynada tecelli etti demektir.” O halde Hakk’ı insanda görmek gerekir. Bunu yapmayan, görmesini bilmiyor demektir.
Yine Mevlana şöyle seslenir:
“Murat sensin. Neden oraya buraya koÅŸuyorsun? O, sen demektir. Ama sen, sakın ben deme, hep sen diye söyle. Göz dürüst görürse, sen O olursun. O da sen olur.”
“Ey Tanrı kitabının örneÄŸi insanoÄŸlu! Ey ÅŸahlık güzelliÄŸinin aynası mutlu varlık. Her ÅŸey sensin. Âlemde ne varsa senden dışarı deÄŸil. Sen ne ararsan kendinde ara, çünkü her varlık sende.”
İnsanın bu ÅŸerefi bedava deÄŸildir. Bu ÅŸerefin beraberinde getirdiÄŸi sorumluluk ve ıstırap da büyüktür. İnsanın ÅŸerefi gibi, sorumluluÄŸu ve ıstırabı da varlığın en büyük sorumluluk ve ıstırabıdır. Mevlana’nın kavgası eÅŸyaya boyun eÄŸen insanı, eÅŸyayı boyun eÄŸdiren bir yaratıcı benlik haline getirmek içindir.
İnsan, ne olduÄŸunu anlamak için nereden geldiÄŸini anlamak zorundadır. Mevlana’ya göre böyle bir anlayış Yaratıcı kudretten koptuÄŸunun bilincinde olan insanın nasibidir.
“Tanrı, ululuk sırlarını insanda belirtmiÅŸtir. İnsanın önünde canla, gönülle, bedenle gerçekten bir secde ettin mi ne yana dönersen orası gönlüne Kabe olur.”
Mevlana yine bir beytinde:
“Bedenin her zerresinden bir feryat duy, bir inilti iÅŸit; çünkü sen büyük bir ÅŸehirsin; belki de bir ÅŸehir deÄŸil, binlerce ÅŸehirsin sen. Her ÅŸey sensin; her ÅŸeyden öte ne varsa o da sensin; O da senden ibaret.”
İnsan geçirdiği bu kadar maceraya rağmen kendi değerinin henüz farkında değildir. Kendisini kuşatan dünyanın nice tufanına tanık olmasına rağmen kendi içinde sakladığı tufanların henüz idrakine varamamıştır.
“ÂdemoÄŸlu dediÄŸin, dünya sandığına konmuÅŸ bir aslandır. Sandık kapanmış, kilitlenmiÅŸtir. O da kendisini yorgun ve bitkin göstermektedir. Ama günün birinde bir coÅŸtu, bir kükredi de sandığı kırıp parçaladı mı nelere gücü yettiÄŸini, ne iÅŸler edeceÄŸini o vakit görürsün.”
“İnsanların taÅŸ yüreklerinde öylesine bir ateÅŸ vardır ki perdeyi kökünden yakar. Perde yandı mı, insan Hızır hikâyelerini de tamamen anlar. O eski aÅŸktan gönlün içinde yeniden ÅŸekiller meydana gelir.” Ve yine şöyle seslenir yüce Mevlana:
“Sen ya Tanrı nurusun ya da Tanrısın; onun mazharısın. Åžu dönen göğü Tanrı’ya layık görme, yıldızlarla ayda irade, bir özgürlük var sanma. GüneÅŸlerin güneÅŸi sensin. Åžu gök kubbede dönüp duran güneÅŸ başı baÄŸlı bir topal eÅŸek gibidir.”
Din, dil, ırk ayırmayan, her şeyi ve herkesi Tanrı´nın bir parçası olarak gören yüce Mevlana´nın kadını bu düşüncenin dışında tutmadığını anlatmaya herhalde gerek yoktur. Her zerrenin Tanrı´nın birer parçası olduğunu belirten bu büyük insanın cinsiyet ayrımı yapabileceğini düşünmek ancak cahilliktir. O´na göre Tanrı katında cinsiyet yoktur. Dolayısıyla maddi âlemde de cinsiyet ayrımının getirdiği davranış farklılıkları olmamalıdır.
Hz. Mevlana aşkla, müzikle, sema ve şiirle beslenip gelişen bu dinler üstü yolda kadına da büyük bir önem vermiş, her konuda olduğu gibi bu konuda da çağın ötesinde düşünmüş ve uygulamıştır. Kadını hayatın diğer parçaları gibi, belki de daha fazla önemsemiştir. Onları hayatın içine çekmeye çalışmış ve devrin şartlarına aldırmadan, hiç çekinmeden insanlığın kadınla birlikte var olduğu mesajını tüm âleme vermiştir.
Mesnevisinde,
“Kadın bir Nur´dur sevgili deÄŸil, kadın yaratıcıdır yaratılmış deÄŸil…” sözleriyle kadına bakışını çok net olarak tanımlayan Hz. Mevlana, onu “yaratan kudret” mertebesine çıkarmış ve yaratıcılığın simgesi olarak göstermiÅŸtir. O her ÅŸeyden önce, kadının kapanmasının ve örtülmesinin aleyhindeydi. “Fi-hi Mafih” adlı eserindeki bir fasılda, karısını örten kapatıp kimseye göstermeyen erkeÄŸi ‘koltuÄŸunun altına bir somun ekmeÄŸi saklamaya çalışan insan’a benzeterek kınamıştır. Gizlenmenin ve örtünmenin karşısındaki insanın daha çok merakını arttıracağını ve görme duygusunu kamçılayacağını belirten Mevlana bunun sadece kötülüğü arttıracağını ifade etmiÅŸtir.
Kadının veya erkeğin değil, insanın iyisi ve zararlısı olduğunu söyleyen Mevlana, bu görüşlerini hayatında da uygulamıştır. O´nun bir çok kadın müritleri vardı ve onların davetlerine hep uyar, aralarına katılır onlarla şiirler okur ve onlarla sema derdi. Hz. Mevlana´yı seven kadınlar onun başına güller serperdi.
Hz. Mevlana tek kadınla yaşamış, cariye ve köle kullanmamıştır. Oğlu Sultan Veled`e yazdığı bir mektupta zevcesini hoş tutmasını, ona saygı göstermezse kendisini de incitmiş olacağını belirtmiştir.
Hz. Mevlana öyle bir potadır ki oraya atılan her madde, orada yeteneğine göre en uygun gelişimini bulmuştur. Oraya düşen her zerre güneşlere ışık salan bir hal almış, padişahlara buyruk yürütmüş, tahtsız taçsız gönüller hakanı sayılmış, ya da yokluğa karışmış, addan sandan geçmiş, insanlığa bir iksir olmuş, soluk alanların ciğerlerine işlemiş, yeni bir arayış gücü vermiştir.
En güzel görüş Mevlana´nın nazarıyla beslenmiş, gelişmiş, en tatlı ses Mevlana´nın konservatuarında ahenkleşmiş, beste olmuş, en gerçek bilgi Mevlana enstitüsünde metodlaşmış, şaheser vermiş, en insani duygu Mevlana hareminde olgunlaşmış, kudret haline gelmiştir. Mevlana, kendisine gönül verenleri hem kendi asıllarına kavuşturan, hem içinde bulunduğu çağa göre, topluma göre en yararlı olacak şekilde
yetiÅŸtiren bir “İnsanlık üniversitesidir”.
HAZRETİ MEVLANA’NIN TASAVVUFU VE KİMLİĞİ
Mevlana’nın tasavvufu, hiç bir zaman bir felsefe görüşü ya da hayali bir bilgi olmamıştır. O’nun tasavvufu, irfan, hakikat, aÅŸk ve cezbe âleminde olgunlaÅŸmadır.
Her ÅŸeyden önce ÅŸunu söylemek gerektir ki O, herhangi bir fikri anlatırken mantıki tahlillere, felsefi düşüncelere baÅŸvurmaz. Hele O’nda sufilerde bir illet haline gelmiÅŸ olan ve İbn-i Arabi’de had ÅŸeklini bulup sonrakiler de müzminleÅŸen, kiÅŸilerin her haline bir isim verme hastalığı yoktur. Tasavvuf terimlerini çok çok az kullanır. Zaten onun halkçı ruhuna böyle terimlerle izah, anlaşılmaz sözlerle anlatma uygun gelmeyeceÄŸi gibi halka hitaplarında da böyle terimler yer almazdı. O, gerek divanda gerekse Mesnevide Varlık BirliÄŸi inancının, kendi felsefesinin, moralinin izahını, halk diliyle ve halk psikolojisine göre tam bir uygunlukla, hikayeler söyleyerek, örnekler vererek ve atasözlerini anarak anlatır.
Eserlerinde, “Kelile ve Dimne Hikayelerinden” eski sufilerden, halka ait hikayelerden, Tevrat ve Kuran kıssalarında rastladıklarından bahseder konuÅŸur. Hatta bazen ” Benim beytim beyit deÄŸil, iklimdir. Benim alay ediÅŸim, alay ediÅŸ deÄŸildir. Bir ÅŸey öğretmektir.” diyerek çok açık hikayelerle halka hitap eden Mevlana, her ÅŸeyden önce ahlakı topluma öğretir. O’nda teferruata hiç yer yoktur.
Mevlana, filozofları, yalnız aklı öne çıkarıp, duyguya ve oluşa önem vermediklerinden noksan görür. Onları çamurun içinden çıkmak için hareket ettikçe daha çok çamura gömülen eşeğe benzetir.
Ya da raftaki ÅŸiÅŸeleri döküp içindeki yaÄŸları yere döktüğü için sahibinin kafasına vurmasıyla kel kalıp, dışarıda başı tamamen kel bir kalenderi görünce de ” Sen de mi ÅŸiÅŸeleri yere döktün” gibi çok basit bir kıyas yapan papaÄŸana benzetir.
Bir başka yerde de akıl sahipleri onun için, sidik birikintisinde yüzen bir çöpün üstüne konmuş ve haline bakıp da kendini uçsuz bucaksız bir okyanusun tek kaptanı gibi gören sinek gibidir.
Mevlana’da yeryüzü ve yeryüzündekiler vardır. Gök, yeryüzünde yaÅŸamamız için gölgelik eder bize. Gökte dolaşılmaz, yerde yaÅŸanır. O Muhiddin Arabi gibi ne ” arzı simsime” den bahseder, ne gökleri gezer, ne rüyasını yahut miracını anlatır, ne de ona malum olan ÅŸeyleri delil tutar. O’nda mekansızlık âlemi neresidir sorusuna verdiÄŸi ÅŸu cevap, çok dikkate deÄŸer: ” Erlerin canı ve gönlü”
Zaten O, böyle teferruata, bu çeÅŸit aslı olmayan hayallere kapılmayı hoÅŸ görmediÄŸinden, hele bunları geçim vesilesi yapıp halka tuzak kurmaktan nefret ettiÄŸinden, tasavvuf ehliyle de uyuÅŸmamıştır. Suret Sufileri, yani taçla, hırkayla bezenen ve elbiseyle kendisini sufi gösteren riya ehlini ÅŸiddetle kınar. Sufilerin binde birinin doÄŸru olduÄŸunu, geri kalanın “tamah ehli “olduÄŸunu açıkça söyler. OlgunlaÅŸmadan ÅŸeyhlik satanları eleÅŸtirir, sözde ÅŸeyhlik davasına girenlere çatar, davullu bayraklı bir alay ham kiÅŸinin ÅŸeyhlik lafına sığındığını, bu çeÅŸit adamların kendilerini Beyazıt yerine koyduklarını, dava yurdunda kendi kendilerine meclis kurduklarını, bunların adeta kendi kendilerine gelin-güvey olduklarını anlatır. Hatta tekkelerin ahlaksızlık yatağı olduÄŸunu söylemekten de çekinmez.
Mevlana’ya göre irÅŸat (aydınlatma-doÄŸru yolu gösterme), kâmil yani olgun insanın hakkıdır. Bu konuyla ilgili mesnevinin birinci cildindeki sözleri önemlidir:
“Her devirde peygamber makamında bir veli vardır ve bu kıyamete dek sürüp gider. Diri ve faal imam o velidir. İster Ömer soyundan, ister Ali soyundan her ÅŸey onun hükmündedir. Hem gizlidir, hem göz önünde. O, nura benzer. Akıl onun Cebrail’idir. Ondan aÅŸağıda olan Veli ise onun kandili gibidir. Bundan daha aÅŸağı olan veli ise kandilin konulduÄŸu yerdir. İleridekiler geridekileri görürler fakat geridekilerin görüşü ileridekileri göremez… ” der.
Ve kutbun insanların gözbebeÄŸi olduÄŸunu, onu aramak gerektiÄŸini anlatır. Yine mesnevide Kutup için: ” O aslandır, iÅŸi gücü avlanmaktır. Halk onun artığıyla geçinir. O akla benzer halksa onun uzuvlarıdır. Kutup kendi çevresinde döner dolaşır, göklerse onun çevresinde.
Hatta o, iÅŸte O ‘dur! GüneÅŸ, yüzünü insan sureti ile örtmüş, insan suretinde gizlenmiÅŸtir. Artık anlayıver!
Yani insanı hakikatine götürecek bir kılavuz gerektir. Musa bile Hızır’ın hükmüne girdi de hakikate erdi. Zaten bütün dünya, o tek kiÅŸiden ibarettir. Fakat yalancı ÅŸeyhlere inanılmamalıdır. Yalancının hiçbir ÅŸey olmadığı meydana çıkıncaya dek arayış içindeki kiÅŸinin ömrü tükenir. Yalancı ÅŸeyhler halkı aldatmak için dükkân açıp oturmuÅŸ kiÅŸilere benzer. Onlardan hiç farkları yoktur.
Mevlana’ya göre süluk, yani bir tasavvuf yoluna girmek kendini unutmak deÄŸil, kendine gelmek, kendini bulmaktır. O’nun yolunda gerçeÄŸe ulaÅŸmak için evlenmemek gibi insan tabiatına aykırı ÅŸeyler hiç yoktur. Åžehvet olmadıkça ÅŸehvetten kaçınmanın olamayacağını ve bununla beraber ÅŸehvet varken nefse hâkim olmanın bir fazilet olduÄŸunu söyler. O, gerçeÄŸe ulaÅŸmak için zikir, esma ve halvet de kabul etmez.
“Addan sıfattan ne doÄŸar? Hayal … O hayal, ancak ulaÅŸmaya bir delil olabilir. Madem ki delildir, delilin gösterdiÄŸi bir hakikat de vardır. Åžu halde addan ve harften geçmek, ad sahibini bulmak gerek. Bunun için de varlıktan arınmak lazımdır. Cisme ait zikir, eksik bir hayaldir.” sözleri bu kanaatini belirttiÄŸi gibi “AÄŸyardan yalnız kalmak gerek, yardan deÄŸil. Kürk, baharda iÅŸe yaramaz, kışın yarar” sözü de bu husustaki fikrini tamamıyla açıklar.
Mevlana’ya göre zikir, ancak fikri harekete getirir. Fakat iÅŸin aslı hal ve cezbedir.
Sonuç olarak Mevlana, esmayı değil aşkı ve cezbeyi ve bu ikisinin tezahürü olan, aşkı ve cezbeyi meydana getiren semayı esas olarak kabul eder.
Mevlana’ya göre hakikati arayan kiÅŸi bunu ancak kendisinde bulabilir ve hakikati kendisinde görebilir. İnsanın dışında bir hakikat yoktur. KiÅŸi nefsanî isteklerinden arınıp rahmani yöne önem verirse gün gelir aradığı hakikatin kendisi olur. O yüce sultan ise baÅŸtanbaÅŸa hakikatin kendisiydi.
Onun Tanrıya doyumsuzluÄŸu o derecede idi ki meÅŸhur bir ÅŸiirinde: “Enel Hak “, ” Ben Hakkım, kadehinden bir yudum içen sızdı. Ben ÅŸiÅŸelerle, küplerle içtim yine de sızmadım ” der.
Hazreti Muhammed’e baÄŸlılığı o derecededir ki o artık O olmuÅŸtur.
” Bugün Ahmed benim. Ama dünkü Ahmed deÄŸilim” der.
Hz. Mevlana’ nın gerçeÄŸi tekâmülü, ÅŸiirlerinde safha safha ve büyük bir açıklıkla görülmektedir. Günlük hadiselere kadar her ÅŸeyi bizlere söyleyen Hz. Mevlana,
“Kanlar içine düştüğünü, bir sele kapılıp gitmekte olduÄŸunu, paramparça bir gönülle yıldızlar gibi bütün gece dolanıp durduÄŸunu” söyler.
“Hakikatten bir iÅŸarette bulunan Hallac’ı, halkın dara çektiÄŸini; fakat sırlarını duysa Hallac’ın onu dara çekeceÄŸini” bildirir.
Aşk sofrasına oturup o sofranın tuzuna bandığını, aşkın kendisine boğaz olduğunu, bu sebeple de varlığını bir lokma yapıp yuttuğunu anlatır.
Kendisini eski erenlerle karşılaÅŸtırken hepsinin içip sızdığını, salına salına bahçeye gelmesinin tam zamanı olduÄŸunu söyler: “Onlar hep gittiler, der; biz saÄŸ olalım. Zamanın gönlü de biziz, canı da, bayraktarı da…”
Bir baÅŸka gazelde de aynı ÅŸeyi söylerken “Ebedi içip sızmayan biziz” der.
Özlü bir hazırlık devresinden sonra Åžems’in geliÅŸiyle bütün kaygılardan kurtulan, bir ÅŸiirinde kendi tabiri ile “Sarığını rehin verip seccadeden bezecek” bir hale düşen Mevlana yine kendi sözleriyle ercesine adamcasına bir hamle etmiÅŸ, bilgiyi vermiÅŸ, bilinene eriÅŸmiÅŸtir.
Artık “toprağı inci haline getirecek, çalgıcıların teflerini altınla dolduracak, susuzlara sakilik edecek, kupkuru toprakta Kevser suları akıtacak, yeryüzünü cennete çevirecek, gamlıları Sultan ve Bey, yüzlerce kiliseyi mescit, yüzlerce daraÄŸacını minber yapacak” bir haldedir.
“BuyruÄŸunu bozacak yoktur O’nun. DilediÄŸini kafir, dilediÄŸini mümin eder O”. Bir kuldur ki, sahibini azat etmiÅŸtir. Daha dün ÅŸu alemde doÄŸmuÅŸtur ama eski dünyayı bayındır hale getiren O’dur.
“Kimin hırkasını dikerse o çıplak kalmaz artık. Kime çare olursa, çaresiz hale düşmez o. Kimin mevkii, kimin rütbesi olursa, kimse elinden alamaz o mevkii. İnci haline gelen katı taÅŸ, tekrar taÅŸ olmaz. Özlem çekenlerin kıblesi kesilen, yıkılmaz. Sükut edenlerin Mushafı ÅŸu Mushaf gibi parçalanan otuz cüz haline gelmez. Kendisini seveni ona gönül vermiÅŸ canları öyle temin eder.
“Seni bir an bile yalnız bırakmam.
Her an seni biraz daha yüceltir, biraz daha fazla ağırlarım
And olsun tertemiz zatıma, and olsun saltanatımın güneşine ki
Seni lütuflarımla yüceltirim.
Yüzünü nurumla nurlandırır, başını on parmağımla kaşırım.”
Hacca gidenlere;
” Nereye gidiyorsunuz nereye? Sevgili burada. Buraya gelin buraya!” diye çağırır.
Mesnevi’yi sunarken de bunun bir vahiy olduÄŸunu apaçık anlatan Hz. Mevlana bu sözleri söylemek için Muhiyiddin Arabî gibi rüyalar görmeye,” Hatm-i Vilayet “makamına sahip olduÄŸunu iddiaya lüzum bile görmez. Zaten onun saltanatı, bir halk saltanatıdır. Bu kadar yüksek bir iddia bile, onun halkçı ruhunda bir ferdiyet yaratmaz. Yine onun sözlerinden alıntılarla söyleyecek olursak:
” Rüşvet ve para padiÅŸahı deÄŸildir O, paramparça gönül hırkalarını diken bir padiÅŸahtır. Yolda ister ayı olsun, ister aslan, ercesine bir hamleden baÅŸkasını bilmez O. Garez tohumunu ekmediÄŸini, yokluÄŸun sığındığı er olduÄŸunu, tamah sırtını hiç kaşımadığını” söyler.
Bütün dünyaya, ne din farkı ne mezhep farkı gözetmeksizin hitap eden Mevlana, hepimizden de bu görüşü, bu duyuşu, bu cesareti ister.
“Birlik ÅŸarabını ver, hepimizi aynı gecede sarhoÅŸ et de hepimiz toplanalım,
Görünüşteki ayrılıkları, aykırılıkları bir anda giderelim.
Benliğimizden geçtik mi, su rengini alır, her kabın şekline uyarız.
Biz bir aÄŸacın dallarıyız, hepimiz de kapı yoldaÅŸlarıyız.”
Ona öyle bir âşık gerektir ki kalktı mı her yandan ateşli kıyametler koparsın. Cehennem gibi bir gönül gerektir ki ona, cehennemi unuttursun, yüzlerce denizi yakıp kurutsun. Bir dalgadan bir deniz meydana getirsin, gökleri eline alsın, sıksın, bir mendil gibi buruştursun. Zevalsiz ışığı bir kandil gibi gök kubbeye asakoysun.
“İnsanda bu cesaret olmadıkça neye yarar. Gönlünü yıkamamış Âdem, istediÄŸi kadar yüzünü yıkasın, abdest alsın, namaz kılsın boÅŸtur.” İnsan onun deyimiyle, hırsla bir süpürge olduktan sonra, elbette daima hep toz içindedir. Bu çeÅŸit adamların kendisini anlayamayacağını da bilir O. Ve bir gün “Falan sizi övüyordu” diyene söylediÄŸi ÅŸu sözler, bu bakımdan ne kadar manalıdır.
“Ne haddine ki o, beni övsün! EÄŸer sözlerimi övüyorsa harf, ses, dil, dudak, baki deÄŸildir. Bunlar asıl deÄŸildir. Asıl olmayan kalmaz, geçer gider. Yok o beni zatım bakımından tanıdıysa hakkı vardır, övebilir.”
Hz. Mevlana’nın yolu aÅŸk ve edep yoludur. Hak yolunda olduÄŸunu söyleyip, bu yolun gerektirdiÄŸi edebi yerine getirmeyen, benliklerinde kalan kiÅŸilere, söylediÄŸi ÅŸu sözler ile Hak yolunun tamamen edepten ibaret olduÄŸunu belirtir:
” Efendi! BilmiÅŸ ol ki edep, insanın bedenindeki ruhtur.
Efendi! Edep, Hak erinin göz ve gönlünün nurudur.
Eğer şeytanın başını ezmek dilersen, aç ve gör,
Şeytanın katili edeptir.
İnsanoğlunda edep bulunmazsa, o insan değildir.
İnsan ile hayvan arasındaki fark edeptir.
İman nedir diye akıldan sordum. Akıl, kalbimin kulağıma seslenerek ‘İman edeptir’ dedi.”
Kendisine inanan insan Mevlana, ölmezliÄŸine de inanmış , “TopluluÄŸun rahmet olduÄŸunu duydum, bu yüzden halka candan kul oldum.” sözüyle gerçek saltanatının gönüllerde olduÄŸunu bildirmiÅŸ,
” Her günüm cumadır, hutbem daimi. Minberim yüceliktir, yerim erlik”
Beyitiyle bu saltanatın hiç bir zaman ferdi olmadığını açıkça belirtmiştir.
Kendi hakikatini söylediÄŸi ÅŸu cezbelerinde ise bizi yüceliÄŸi ile büyülemektedir. Ve cihan sultanı Hz. Muhammed Mustafa’ya nasıl bende olduÄŸunu, O olduÄŸunu söylemektedir:
“Hazineyi açtılar, hepiniz elbiseler giyin.
Mustafa yine geldi iman edin.
Dokuz felek ile her felekte bir zaman dönüp dolaştım.
Senelerce yıldızlarda, burçlarda devrettim.
Bir müddet görünmedim, O’nunla idim.
Lahutiyette Hakka en yakın idim.
Ana karnındaki çocuk gibi gıdamı Hak’tan aldım.
İnsan bir kere doğar, ben birçok defalar doğdum.
Cisim hırkasını giydim işler gördüm.
Çok kere bu hırkayı kendi ellerimle yırttım.
Geceleri zahitlerle mabetlerde sabahladım.
Kâfirlerle put hanede putların içinde uyudum.
Kıskancın acısı benim. Hastanın şifası benim.
Hem bulut, hem yağmurum, çayırlara yağarım.
Ey derviş! Benim eteğime asla fanilik tozu konmadı.
Sonsuzluk âleminin bağında ben bol bol gül topladım.
Ben sudan, ateşten, inatçı rüzgârdan, şekle girmiş topraktan değilim.
Evlat ben tertemiz nurum. Tebrizli Åžems’te yok olmuÅŸum.
EÄŸer beni gördüysen kimseye gördüğünü söyleme”
MEVLANA CELALEDDİN RUMİ
Hz. Mevlana’nın İnsan Hayatının Sona Ermesine Ait Bakışı.
17 Aralık 1273′ te o güne kadar insanları hayalden kurtarıp gerçeÄŸe davet eden Hazreti Mevlana son nefesini verirken, Hakk’ a kavuÅŸmadan önce şöyle seslenmiÅŸtir bize:
“Hakka kavuÅŸtuÄŸum gün tabutum yürüyünce ÅŸu dünyanın dertleri ile dertleniyorum sanma.
Bana ağlama, yazık yazık deme.
Cenazemi görünce ayrılık, ayrılık diye feryat etme.
Beni topraÄŸa verirken elveda elveda diye aÄŸlama.
Gün batımını gördün ya gün doğumunu da seyret.
Hangi tohum yere atıldı da çıkmadı. İnsan tohumu hakkında niye yanlış bir zanna düşüyorsun.”
Mevlana insanoğluydu. Bütün dinlerin aslını idrak eden ve bütün dinlerin üstüne çıkan insan Mevlana, insana secde ediyordu. İnsanlık ve sevgi dininin kurucusuydu. Birliği müjdelemişti. Halkı ve mukaddes kitabı kucaklamıştı. Dünyayı daim bir oluş âlemi görerek ölümü de pek tabii buluyordu. Hatta ona göre ölüm sallanan bir dişin düşmesinden başka bir şey değildi. Dünya ve hayat daimi bir oluştan başka bir şey olmadığından yıpranmaz ve eskimez, zamandan zamana değişir ve tazelenirdi. Bu yüzden düşen dişin yerine mutlaka yenisi çıkacaktı. Bu bakımdan da O, âlemdeki ebediliğinden emindi.
Bakın Hazreti Mevlana nasıl sesleniyor:
” Mezarımın toprağı bir yudum ÅŸarap gibidir.
Bedenimi içince, canım göklerin üstüne çıkar.
O padiÅŸah deÄŸilim ki tahttan ineyim de tabuta bineyim.
Benim fermanımın yazgısı ebediliktir.”
Hazreti Mevlana gerçekten de bu ebediliği kazanmıştı ve o artık gönüllerdeydi.
Bir başka seslenişinde şöyle buyuruyor:
” Ben görünen ve görünmeyenim.
Uykudaki göz gibi açığım ve gizliyim.
Varım ve yokum.
Gül suyundaki koku gibi.
Söyleyen ve susanım kitaptaki yazı gibi.”
İşte basit gibi gözüken fakat tüm evreni kapsayacak kadar mana dolu olan bu sözlerle Hazreti Mevlana kendi makamının da ne olduÄŸunu açıkça ortaya koyuyor ve hiç bir zaman yokluk ve tevazudan ayrılmıyor. Hak’la var olduÄŸunu ve onun bir gölgesi olduÄŸunu her fırsatta ortaya koyan Hazreti Mevlana bir rubaisinde kiÅŸiliÄŸindeki manevi enginlikten şöyle bahsediyor:
“Ben, hem âşık, hem de maÅŸukum.
Ben hem aynayım, hem güzelliÄŸim, hem de güzelliÄŸi seyreden.”


Yorumlar